Gazeteci Cihan Güner, Baba Ocağı’nda “Aşkın posta pulu” başlıklı yazısında, Ahmed Arif’in Leyla Erbil’e duyduğu aşktan yola çıkarak günümüz insanının sevgi, beklemek ve karşılık görme anlayışını kaleme aldı.
Yazının tamamı şöyle:
“Bir insan, sevdiğine mektup gönderebilmek için hamallık yapar mı?
Ahmed Arif yaptı.
Diyarbakır Otogarı’nda başkalarının yükünü sırtına vurdu. Her seferinde biraz daha eğildi beli, biraz daha ağırlaştı soluğu. Kazandığı birkaç kuruşla bir posta pulu aldı. O gün otogarda taşınan yalnızca çuvallar, sandıklar değildi. Bir adam kendi etini, kemiğini, terini söküp bir zarfın köşesine yapıştırıyordu.
O pul, kâğıdı değil, Ahmed Arif’i taşıdı.
Şimdi bir başkasına ulaşmak için parmağımızı ekrana dokundurmamız yetiyor. Ne yol var önümüzde ne mesafe ne de sırtlanacak bir yük. Yazıyoruz. Bekliyoruz. Cevap gelmeyince ekranın köşesindeki “çevrim içi” ışığına takılıyor gözümüz. Başkalarının dijital vitrinlerinde dolaştığını görüyor, bize dönmeyen birkaç kelimenin altında eziliyoruz.
Ardından hüküm geliyor:
“Beni sevmiyor.”
İçimizi yakan her zaman sevgisizlik değil. Çoğu kez cevap alamamış, dikkate alınmamış, ayrıcalığını kaybetmiş egomuzun sancısı. Karşımızdakini kendi suskunluğu, yorgunluğu, yarası ve hayatı olan bir insan gibi görmüyoruz artık. Bize vakitlice karşılık vermesi gereken bir düzenek sanıyoruz. Cevap geciktiğinde bir sevgilinin kederini değil, malına el konulmuş bir tüccarın öfkesini yaşıyoruz.
Aşkı da piyasanın diline çevirdik.
Kim önce yazdı?
Kim geç cevap verdi?
Kim daha çok sevdi?
Kim zayıf göründü?
Kalbin ortasına görünmez bir muhasebe masası kurduk. Her duygunun giderini, her yakınlığın getirisini hesaplıyoruz. Kimse zarar etmek istemiyor. Kimse kendinden fazla vermeye yanaşmıyor. Biraz eksildiğini hisseden, aşkını da alıp masadan kalkıyor.
Eskiden beklemek sevdanın içinde açılan uzun bir yoldu. İnsan o yolda kendi karanlığıyla yürür, özlemini ağır ağır büyütürdü. Şimdi beklemiyoruz; gözetliyoruz. Son görülme saatlerini, beğenileri, takipleri, çevrim içi işaretlerini izliyoruz. Dijital dikizciliğimize aşk, denetleme arzumuzaysa merak adını veriyoruz.
Cevapsız kalan her mesajın ardından yeni bir cephe kuruluyor. Susarak cezalandırmalar, geç cevap verme hesapları, “ghosting” oyunları, küçük ve soğuk intikamlar…
Kimse sevmenin yükünü tek başına taşımak istemiyor. Kimse kendi kalbinin sorumluluğunu almıyor. Sevdiği kadar sevilmediğini anlayan, duygusunu hemen aşağılanmış sayıyor. Adanmayı küçülme, beklemeyi zayıflık, ısrarla temiz kalabilmeyi kişiliksizlik sanıyor.
Ahmed Arif’in dünyasında “görüldü” işaretleri yoktu. Son görülme saati de yoktu. Bir mektup Diyarbakır’dan çıkar, yolları ve duvarları aşar, günler sonra Leyla Erbil’in eline varırdı. Cevabı gelene kadar araya sessizlik girerdi. O sessizlikte insan yalnızca sevdiğini değil; kendisini, yoksulluğunu, memleketini ve kaderini de beklerdi.
Leylim Leylim’de toplanan mektuplar bir aşkın hatırası değildir yalnızca. Sürgünlerin, mahpuslukların, yoksulluğun ve siyasi kahrın arasından geçip kirlenmeden kalabilmiş bir kalbin tutanağıdır.
Leyla Erbil’in dünyasında bu ilişki dostluğun ötesine geçmedi.
Ahmed Arif bunu biliyordu.
Bilmek, insanın içindeki ateşi her zaman söndürmüyor. Bazen yalnızca ateşin adını koyuyor. Ahmed Arif de karşısında bir kapı bulunmadığını gördü. Yine de kendi kalbini inkâr etmedi. Sevgisini öfkeye çevirmedi. Sevdiği kadını borçlu çıkarmadı. Gidişini tehdit, suskunluğunu ceza olarak kullanmadı.
Kanadı.
Sevdi.
Sevdiği için utanmadı.
Bugün önümüze konsa bu hikâyeyi birkaç psikoloji teriminin içine kapatırız. “Takıntı” deriz. “Toksik” deriz. “Kendine saygısızlık” deriz. Bir insanın yıllarca aynı yarayı taşımasını anlamaya çalışmaktansa yarasına bir ad koyup önümüzden çekilmeyi seçeriz.
Kelimelerimiz çoğaldı, duygularımızı taşıyacak cesaretimiz azaldı.
Kendi sevgisizliğimizi olgunluk, korkaklığımızı sınır çizmek, kaçışımızı özsaygı diye anlatmayı öğrendik. Başkasının adanmışlığını hastalık sayarken kendi yoksunluğumuzu sağlıklı bir hayat gibi pazarlıyoruz.
Mesele teknolojinin hızı değil. Mesele, elimizin altındaki bütün kolaylıklara rağmen birbirimize ulaşamayacak kadar sığlaşmamız.
Bir zamanlar bir adam tek bir mektubu gönderebilmek için otogarda yük taşıyordu. Şimdi bir cümleyi göndermek saniyenin küçük bir parçası kadar sürüyor. Yine de kimse kimseye varmıyor.
Leyla Erbil’e yıllar sonra, “Bu kadar çok sevilmek nasıl bir duygu?” diye sorulduğunda şu cevabı verdiği anlatılır:
“Bilmem, hiç sevilmedim ki.”
İnsanın boğazına yerleşen, kolay kolay inmeyen bir cümle.
Ahmed Arif’in yıllarca büyüttüğü o dağ, Leyla Erbil’in kıyısına belki hiç vurmadı. Aynı hikâyenin içinde biri ömrü boyunca sevdi, diğeri kendisini hiç sevilmemiş bildi. Aşkın en acı tarafı da burada duruyor: Bir kalpte kopan kıyamet, bazen ötekinin tenine tek damla yağmur düşürmüyor.
Yine de ben Diyarbakır Otogarı’nda yük taşıyan adamın tarafındayım.
Sevgisini bir alacağa çevirmeyenlerin, karşılık bulamayınca kirletmeyenlerin, kalbinin yenilgisini başkasına ödetmeyenlerin tarafında…
Bazı aşklar karşılıksız kalır. Bazı mektuplar yerine ulaşsa da içindeki sevda ulaşamaz. Bazı insanlar bunu bile bile taşır yükünü. Ne sevdiğini inkâr eder ne de sevgisinden utanır.
Ahmed Arif’in cebindeki para bir posta puluna ancak yetiyordu.
Yüreğindeki ise bu çağın tamamına fazla geldi.”





