Tarihin bazı günleri takvim yapraklarında sıradan bir tarih olarak kalmaz; bir dönemin kapandığını, yeni bir siyasal çağın başladığını gösteren stratejik eşiklere dönüşür. 8 Ağustos 2025, Güney Kafkasya açısından tam da böyle bir tarihtir.
Washington’da, Beyaz Saray’da Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan’ın katılımıyla gerçekleşen buluşma, otuz yılı aşkın süredir savaşlar, işgal, zorunlu göç, bölgesel rekabet ve büyük güçlerin müdahaleleriyle anılan Güney Kafkasya’nın geleceğine ilişkin yeni bir siyasi çerçeve ortaya koydu.
Ancak Washington’da ortaya çıkan tabloyu 8 Ağustos günü imzalanan belgelerle sınırlı okumak, sürecin tarihsel ve jeopolitik derinliğini eksik bırakır. Çünkü Beyaz Saray’daki siyasi sonuç, bir günlük diplomasinin ürünü olarak ortaya çıkmadı. Ardında yıllara yayılan devlet stratejisi, askeri zafer, diplomatik kararlılık, ekonomik güç, uluslararası ilişkilerde tutarlılık ve milli çıkarlarını açık biçimde tanımlayabilen bir siyasi irade bulunuyor.
Bu nedenle Washington sürecini anlamanın ilk şartı, şu temel gerçeği teslim etmektir: Bugün Güney Kafkasya’da konuşulan barış gündeminin siyasi temellerini Azerbaycan oluşturmuştur. Bu stratejik çizginin mimarı Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’dir.
Azerbaycan’ın son yıllardaki dış politikasını anlamak isteyenler için belirleyici kavram “süreklilik”tir.
Bakü’nün devlet politikası birbirinden kopuk taktik hamlelere dayanmadı. Askeri, diplomatik, ekonomik ve siyasi araçlar aynı stratejik hedef etrafında birleştirildi: Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünün ve egemenliğinin tam biçimde sağlanması, ardından Güney Kafkasya’da kalıcı ve egemen devletler ilkesine dayanan yeni bir bölgesel düzenin kurulması.
2020 Vatan Savaşı bu bakımdan tarihi bir kırılma yarattı.
Azerbaycan yaklaşık otuz yıl boyunca sonuç üretmeyen müzakere mekanizmalarının ardından kendi toprak bütünlüğünü sahada yeniden tesis etti. 2023 yılında egemenliğin ülke topraklarının tamamında sağlanmasıyla birlikte Güney Kafkasya’nın siyasi coğrafyası köklü biçimde değişti.
Burada üzerinde özellikle durulması gereken husus, Bakü’nün zafer sonrasında izlediği yoldur.
Tarihte askeri zaferlerin yeni savaşlara kapı açtığı çok sayıda örnek vardır. Azerbaycan ise askeri üstünlüğünü yeni bir çatışma zincirinin başlangıcına dönüştürmek yerine onu diplomatik sermayeye çevirmeyi tercih etti.
Güç kazanıldı, egemenlik tesis edildi, ardından barış önerildi. Bu sıralama son derece önemlidir.
Azerbaycan açısından barış, zayıflığın doğurduğu bir mecburiyet şeklinde ortaya çıkmadı. Barış, milli hedeflerine ulaşmış, devlet kapasitesini ortaya koymuş ve bölgenin geleceğini şekillendirme imkanına kavuşmuş bir ülkenin bilinçli siyasi tercihi oldu. Bu yaklaşım çağdaş uluslararası ilişkiler açısından son derece öğreticidir. Çünkü gerçek ve sürdürülebilir barış, güç dengelerini görmezden gelen soyut temenniler üzerinden kurulamaz. Sağlam barış egemenlik, karşılıklı tanıma, sınırların dokunulmazlığı ve devletlerin birbirlerinin iç işlerine müdahale etmemesi gibi temel ilkeler üzerinde yükselir. Azerbaycan’ın önerdiği model de tam olarak bu zemine dayanıyor.
İkinci Karabağ Savaşı’nın ardından Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in liderliğinde Azerbaycan, Ermenistan’la ilişkilerin normalleşmesi amacıyla beş temel ilke ortaya koydu.
Bu ilkelerin merkezinde devletlerin birbirlerinin egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve siyasi bağımsızlığını karşılıklı biçimde tanıması; birbirlerine karşı toprak iddiasında bulunmaması; güç kullanmaması veya güç tehdidinde bulunmaması; devlet sınırlarının belirlenmesi ve ulaşım bağlantılarının açılması yer aldı.
Aslında bugün uluslararası çevrelerin “Azerbaycan-Ermenistan barış süreci” başlığı altında tartıştığı siyasi mimarinin ana sütunları bunlardır.
Dolayısıyla Washington süreci herhangi bir dış aktör tarafından Güney Kafkasya’ya sonradan taşınmış hazır bir barış modeli olarak değerlendirilemez. Uluslararası platform, Bakü’nün yıllar boyunca savunduğu ilkelerin daha geniş siyasi meşruiyet kazanmasına hizmet etmiştir.
Bu ayrımı doğru yapmak gerekir.
Diplomaside ev sahipliği ile siyasi inisiyatif aynı kavramlar değildir.
Washington diplomatik platform sağlamıştır. Sürecin stratejik içeriğinin oluşmasında ise Azerbaycan’ın savaş sonrasında ortaya koyduğu barış vizyonu belirleyici rol oynamıştır.
İşte 8 Ağustos 2025’in gerçek siyasi ağırlığı burada ortaya çıkıyor.
Washington’da Azerbaycan ve Ermenistan dışişleri bakanlarının “Azerbaycan Cumhuriyeti ile Ermenistan Cumhuriyeti Arasında Barışın ve Devletlerarası İlişkilerin Kurulması Hakkında Anlaşma” metnini paraflaması, uzun yıllardır devam eden çatışma döneminden devletlerarası ilişkiler dönemine geçiş bakımından son derece önemli bir adımdı.
Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile Başbakan Nikol Paşinyan tarafından imzalanan ortak deklarasyon ise bu sürece en üst siyasi düzeyde irade kazandırdı.
Washington belgeleri içinde ayrıca AGİT Minsk süreciyle ilgili yapıların kapatılması, bölgesel ulaştırma hatlarının açılması ve TRIPP projesine ilişkin hükümler stratejik anlam taşıdı.
Böylece Güney Kafkasya’da uzun yıllar boyunca çatışmanın diplomatik sembolüne dönüşen eski mekanizmalardan yeni bölgesel gerçekliğe geçişin siyasi zemini güçlendi.
Azerbaycan yıllardır Minsk Grubu’nun tarihsel işlevini tamamladığını savunuyordu.
Bunun son derece açık bir gerekçesi bulunuyordu: Arabuluculuk mekanizmasının ortaya çıkmasına neden olan işgal sona ermiş, Azerbaycan uluslararası alanda tanınmış sınırları içerisinde egemenliğini yeniden tesis etmişti. Ortadan kalkmış bir çatışmanın kurumlarını sürekli biçimde yaşatmak, geleceğin barışını geçmişin terminolojisine mahkûm etmek anlamına gelirdi.
Washington süreci bu bakımdan Azerbaycan’ın ortaya koyduğu yeni siyasi gerçekliğin uluslararası diplomasi tarafından kabul edilmesi anlamına da geliyor.
Bakü böylece savaşın sonucunu sahada değiştirmekle kalmadı; çatışmayı çevreleyen diplomatik paradigmanın dönüşümünü de sağladı.
Bir devlet için güç sahibi olmak önemlidir. Fakat gücü stratejik sonuca dönüştürme kabiliyeti çok daha belirleyicidir.
Azerbaycan’ın son yıllardaki tecrübesi bu gerçeğin dikkat çekici örneklerinden birini oluşturuyor.
Cumhurbaşkanı İlham Aliyev döneminde Azerbaycan ekonomik kaynaklarını askeri kapasiteye, askeri kapasitesini ulusal egemenliğe, kazanılan egemenliği diplomatik etkiye, diplomatik etkiyi ise bölgesel barış gündemine dönüştüren bütünlüklü bir politika izledi.
Burada tesadüflere dayalı bir süreçten söz etmek mümkün olamaz.
Ortada yıllar içinde inşa edilen ve farklı devlet araçlarının aynı hedef doğrultusunda kullanıldığı bir stratejik akıl bulunmaktadır.
Önce ekonomik bağımsızlık güçlendirildi. Enerji projeleri aracılığıyla Azerbaycan Avrupa’nın enerji güvenliği açısından önemli ortaklardan biri haline geldi. Uluslararası ulaştırma hatları genişletildi.
Silahlı Kuvvetlerin modernizasyonu gerçekleştirildi. Türkiye ile stratejik ve müttefiklik ilişkileri çok daha ileri bir seviyeye taşındı. Türk dünyasıyla bağlar yeni siyasi ve ekonomik içerik kazandı.
Bağlantısallık politikası Azerbaycan’ı Hazar’ın doğusu ile Anadolu ve Avrupa arasında temel geçiş merkezlerinden biri haline getirdi.
Bütün bu unsurlar Karabağ meselesindeki tarihi sonucun ardından birbirini tamamlayan büyük bir jeopolitik sermayeye dönüştü. Bu nedenle bugün İlham Aliyev liderliğinin değerlendirilmesinde askeri zafer ile diplomatik barış sürecini birbirinden ayırmak ciddi bir analitik hata olur.
Bunlar aynı stratejinin farklı aşamalarıdır. Zafer egemenliği sağladı; diplomasi o egemenliği uluslararası düzende kalıcı siyasi kazanıma dönüştürüyor.
Washington sürecinde ABD Başkanı Donald Trump’ın oynadığı rol de önem taşıyor.
Trump yönetiminin Azerbaycan ve Ermenistan liderlerini Beyaz Saray’da bir araya getirmesi, sürece küresel güç düzeyinde siyasi görünürlük ve destek kazandırdı.
Fakat bu desteğin doğru okunması gerekir.
Amerika’nın katkısı, Azerbaycan’ın oluşturduğu siyasi gündemi ikame eden bir faktör şeklinde ele alınamaz. Washington’ın önemi, mevcut bölgesel gerçekliğin ve Bakü’nün barış yaklaşımının dünyanın en etkili siyasi merkezlerinden birinde kabul görmesiyle bağlantılıdır.
Burada Azerbaycan diplomasisinin son yıllarda kazandığı kapasite özellikle dikkat çekiyor.
Bakü artık büyük güçlerin kendi aralarında yürüttüğü mücadelelerin pasif coğrafyası olmayı kabul eden bir başkent görüntüsü vermiyor. Kendi milli çıkarlarını tanımlayan, farklı güç merkezleriyle doğrudan konuşabilen, gerektiğinde farklı kutuplarla aynı anda iş birliği geliştirebilen ve kararlarını kendi stratejik öncelikleri doğrultusunda veren bir devlet modeli ortaya koyuyor.
Washington’daki gelişmeler aynı zamanda Azerbaycan-Amerika Birleşik Devletleri ilişkilerinin geleceği açısından yeni bir pencere açtı.
8 Ağustos 2025 tarihinde iki ülke arasında Stratejik Ortaklık Şartı’nın hazırlanması amacıyla Stratejik Çalışma Grubu kurulmasına ilişkin Mutabakat Zaptı’nın imzalanması, ikili ilişkilerin kurumsal zemininin genişletilmesi yönünde önemli bir adımdı.
Bu çizginin 10 Şubat 2026 tarihinde Azerbaycan ile ABD arasında Stratejik Ortaklık Şartı’nın imzalanmasıyla daha ileri bir aşamaya taşınması, Washington sürecinin sonuçlarının Güney Kafkasya sınırlarını aşan bir niteliğe sahip olduğunu gösteriyor.
Böylece Azerbaycan-Ermenistan barış gündemi, aynı zamanda Azerbaycan’ın küresel diplomatik ortaklık sistemini genişleten bir sürece dönüştü.
Siyaset bilimi bize barış anlaşmalarının tek başına kalıcı barış üretmekte çoğu zaman yetersiz kaldığını öğretir.
Kalıcı barışın ekonomik çıkar üretmesi gerekir. Sınırın iki tarafındaki toplumların barıştan maddi ve sosyal fayda elde etmesi gerekir. Ticaret yollarının açılması, ulaşım ağlarının genişlemesi, yatırım imkanlarının artması ve karşılıklı ekonomik bağımlılığın oluşması savaşın maliyetini yükseltirken barışın değerini artırır. Azerbaycan’ın önerdiği modelin güçlü taraflarından biri burada ortaya çıkıyor.
TRIPP ve bölgesel ulaşım hatlarının açılması meselesi salt bir demiryolu veya karayolu projesi olarak görülemez. Bu projeler Güney Kafkasya’nın ekonomik coğrafyasını yeniden şekillendirebilecek kapasite taşımaktadır.
Azerbaycan açısından ana kara ile Nahçıvan arasındaki bağlantının güçlendirilmesi temel milli çıkar niteliğindedir.
Türkiye açısından bu hat, Azerbaycan ve Hazar havzasıyla doğrudan bağlantının kapasitesini büyütür.
Merkezi Asya devletleri açısından Hazar geçişli Orta Koridor’un işlevselliğini artırır.
Avrupa açısından Çin’den ve Merkezi Asya’dan gelen ticari hatlarda yeni bağlantı seçenekleri oluşturur. Ermenistan açısından ise yıllardır süren bölgesel izolasyonu aşmak, transit gelir elde etmek ve komşularıyla ekonomik ilişkilerini yeniden kurmak için önemli fırsatlar yaratabilir.
Dolayısıyla mesele bir yolun nereden geçeceği tartışmasının çok ötesindedir.
Asıl konu Avrasya’nın doğusu ile batısı arasında kurulmakta olan yeni bağlantı mimarisinde Güney Kafkasya’nın hangi rolü üstleneceğidir.
Bu sorunun merkezinde Azerbaycan bulunmaktadır.
Bugünün uluslararası siyasetinde coğrafya yeniden değer kazanıyor.
Küresel ticaret hatlarında yaşanan kırılmalar, Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında kuzey güzergâhlarının karşılaştığı sorunlar, Kızıldeniz ve Orta Doğu’daki güvenlik riskleri, Çin ile Avrupa arasındaki ticari bağlantıların çeşitlendirilmesi ihtiyacı Orta Koridor’u stratejik gündemin üst sıralarına taşımıştır. Azerbaycan bu değişimin merkezindeki ülkelerden biridir.
Bakü-Tiflis-Kars demiryolu, Alat Limanı, Hazar geçişleri, enerji boru hatları, Türkiye bağlantısı ve Merkezi Asya ile giderek güçlenen siyasi ilişkiler bir araya getirildiğinde Azerbaycan’ın coğrafi konumu ekonomik güce ve diplomatik etkiye dönüşmektedir.
Güney Kafkasya’daki barış sürecinin başarısı bu nedenle bölgesel kapsamı aşan sonuçlar yaratacaktır.
Burada Azerbaycan’ın barış politikasını romantik bir diplomasi dili içerisinde değerlendirmek yerine çıkarların kesiştiği büyük jeoekonomik mimarinin parçası olarak okumak gerekir.
Barış Bakü için aynı zamanda ticaret, bağlantısallık, enerji güvenliği, Türk dünyasının entegrasyonu ve Avrasya’daki stratejik ağırlığın artması anlamına geliyor.
Güney Kafkasya’daki yeni gerçekliği Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinden bağımsız değerlendirmek mümkün değildir.
“Bir millet, iki devlet” anlayışı son yıllarda duygusal ve tarihsel kardeşlik çerçevesinden çıkarak kapsamlı bir stratejik ortaklık modeline dönüşmüştür. Şuşa Beyannamesi bu ilişkinin güvenlik ve müttefiklik boyutunu kurumsallaştırdı. Enerji, savunma sanayii, ulaştırma, ticaret, eğitim, kültür ve diplomasi alanlarında giderek derinleşen ilişkiler, Ankara-Bakü eksenini Güney Kafkasya’nın en güçlü siyasi gerçekliklerinden biri haline getirdi.
Bununla birlikte bu eksenin stratejik anlamı iki ülke arasındaki ikili ilişkilerle sınırlı kalmıyor.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kesintisiz ve güçlü bağlantı, Merkezi Asya’dan Anadolu’ya uzanan Türk dünyası coğrafyasının ekonomik ve siyasi bütünleşmesi bakımından da belirleyici önemdedir.
Bu nedenle Nahçıvan üzerinden kurulacak yeni ulaşım bağlantıları Türkiye ile Azerbaycan arasındaki fiziki bağlantının ötesinde bir anlam taşır.
Bu hat, Anadolu ile Hazar’ı; Hazar üzerinden de Merkezi Asya’yı birbirine bağlayan büyük Avrasya kuşağının stratejik damarlarından birine dönüşme potansiyeli taşımaktadır.
Yeni dönemin en kritik sorularından biri Ermenistan’ın bu dönüşümü nasıl okuyacağıdır.
Erivan’ın önünde aslında iki ayrı siyasi gelecek bulunuyor.
Birinci seçenek, geçmişin çatışmacı söylemleri ve toprak iddiaları etrafında şekillenen siyasi zihniyetin etkisini sürdürmesidir. Böyle bir yol Ermenistan’ı yeniden jeopolitik gerilimlerin içine çekebilir ve ülkenin ekonomik gelişme imkanlarını sınırlandırabilir.
İkinci seçenek ise egemenlik, karşılıklı tanıma, açık sınırlar, bölgesel ekonomik entegrasyon ve normal devletlerarası ilişkiler temelinde yeni bir gelecek kurmaktır.
İşte Washington süreci Ermenistan açısından bu ikinci yolun kapısını açmaktadır.
Kalıcı barışın oluşması için siyasi belgeler kadar toplumsal zihniyet dönüşümü de önem taşımaktadır. Devletlerin birbirlerinin meşru sınırlarını ve egemenliğini kabullenmesi, gelecek nesillerin tarihsel travmaların esiri haline getirilmemesi ve bölgede yeni düşmanlık üretmeyen bir siyasi dilin kurulması gerekmektedir.
Güney Kafkasya’nın geleceği geçmişin sürekli yeniden üretilmesine değil, ortak çıkarların inşa edilmesine bağlıdır.
Bugün karşımızda 2020 öncesindeki daha farklı Güney Kafkasya bulunuyor:
Azerbaycan kendi toprak bütünlüğünü sağladı. Ülkenin egemenliği bütün topraklarında tesis edildi.
Eski çatışma düzeninin başlıca unsurları ortadan kalktı. Sınırların belirlenmesi yönündeki süreç ilerliyor. Ulaştırma hatlarının açılmasını sağlayabilecek siyasi şartlar oluşuyor. Türkiye-Azerbaycan müttefikliği güçleniyor. Türk Devletleri Teşkilatı genişleyen jeopolitik ve ekonomik kapasitesiyle Avrasya’da daha görünür hale geliyor. Orta Koridor’un stratejik önemi artıyor.
ABD ile Azerbaycan ilişkileri yeni kurumsal çerçeve kazanıyor. Bütün bu unsurlar aynı harita üzerinde okunduğunda ortaya çok daha büyük bir resim çıkıyor: Güney Kafkasya bir çatışma coğrafyasından bağlantı coğrafyasına dönüşme eşiğindedir. Bu dönüşümün merkezinde de Azerbaycan vardır.
Barış sürecini başlatabilmek siyasi güç ister; onu kalıcı hale getirmek ise daha büyük bir sorumluluk gerektirir.
Azerbaycan açısından bundan sonraki aşamanın temel konusu kazanılmış egemenliğin üzerinde sürdürülebilir bölgesel istikrarın kurulmasıdır.
Bunun için sınırların kesinleşmesi, ulaşım hatlarının açılması, ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi, karşılıklı egemenlik anlayışının kurumsallaşması ve herhangi bir toprak iddiasına siyasi alan bırakılmaması büyük önem taşıyor.
Barış, günlük devlet pratiği haline geldiği zaman gerçek anlamını kazanır.
Azerbaycan’ın yaklaşımı bu açıdan nettir: Yeni savaşlar yerine kalkınma. Toprak iddiaları yerine egemenliğe saygı. Kapalı yollar yerine açık ulaşım hatları. Jeopolitik kuşatma yerine bağlantısallık.
Geçmişin çatışmaları yerine geleceğin ortak çıkarları. Bu yaklaşım stratejik gerçekçiliğe dayanıyor.
Çünkü Güney Kafkasya’nın üç ülkesi de sürekli rekabet ve kapanmış sınırlar üzerinden kaybettiklerinin önemli bölümünü barış ve ekonomik entegrasyon yoluyla kazanabilir.
8 Ağustos 2025’in üzerinden bir yıl geçtiğinde Washington buluşmasının gerçek anlamı daha net biçimde görülüyor.
O gün Beyaz Saray’da ortaya çıkan sonuç, Azerbaycan’ın uzun yıllara yayılan devlet stratejisinin uluslararası diplomasi düzeyinde tescil edildiği önemli bir aşamaydı.
Azerbaycan önce kendi gücüne dayanarak toprak bütünlüğünü sağladı. Ardından egemenliğini ülke topraklarının tamamında tesis etti. Sonra eski çatışma düzeninin siyasi kurumlarının kapanmasını gündeme taşıdı. Daha sonra barış ilkelerini ortaya koydu. Ulaştırma hatlarının açılmasını bölgesel kalkınma vizyonuyla birleştirdi. Son aşamada ise bu yaklaşım Washington gibi küresel bir siyasi merkezde güçlü uluslararası destek kazandı. İşte devlet stratejisi dediğimiz olgu budur.
Bir ülkenin önüne çıkan gelişmelere tepki vermesi başka şeydir; gelişmelerin hangi yönde ilerleyeceğini belirleyen siyasi şartları oluşturması başka şey.
Güney Kafkasya tarihinde uzun süre bölgenin küçük devletlerinin kaderinin büyük güçlerin başkentlerinde belirlendiği düşüncesi hâkim oldu.
Moskova, Washington, Brüksel, Paris veya başka merkezlerin kararları bölge ülkelerinin siyasi kaderini belirleyen ana unsur olarak görülürdü. Bugün Azerbaycan farklı bir devlet davranışı ortaya koyuyor. Bakü büyük güçlerle ilişki kuruyor, fakat kendi stratejik çıkarlarını onların rekabetinin içinde eritmeden hareket ediyor.
Rusya ile konuşuyor. Amerika ile stratejik ilişkiler geliştiriyor. Avrupa için enerji ortağı rolü üstleniyor. Türkiye ile müttefiklik ilişkisini güçlendiriyor. Merkezi Asya ile yeni siyasi ve ekonomik bağlar kuruyor. Çin’in Avrasya bağlantı projelerinde önemli coğrafi konum taşıyor.
İslam dünyasında aktif diplomasi yürütüyor. Türk dünyasının entegrasyonunda öncü aktörlerden biri olarak öne çıkıyor.
Bütün bunların toplamı modern Azerbaycan devletinin yeni jeopolitik kimliğini oluşturuyor.
Bu kimlik, dışarıdan tanımlanan rollerle yetinen bir ülkenin kimliğinden daha çok kendi rolünü kendisi tanımlayan bir devletin kimliğidir.





